www.karagozevi.com

Hacıvat’la Karagöz Şimdi Öldürüldü

 

Of Hay Hak!

 

Of ki ne of! Ben bir Hayâlî’yim. Anlaşılmayabilir; Karagöz oynuyorum. Kıyafeti ile değil, gerçek anlamda perde arkasından gölge oyunu şeklinde. Ramazandan Ramazana hatırlanan, yalnızca bir ayla sınırlanan bir anlayış yüzünden Ramazan gelince pek çalışmıyorum. Bu anlayış beni rahatsız ettiği gibi ortalıkta çok fazla Karagözcü! olduğunu gözlemliyorum. Sonra tüm bir yıl Ramazan Karagözcülerinin sıkıntısını çekmek bize düşüyor. Yapılan temel hataların faturası bize çıkıyor. Duydum ki Karagöz’ün filmi de çekilmiş. Daha önce bir reklâm filminde oynadığım İFR, yapımcıymış. Harika arkadaşım oyuncu seçiminden sorumluymuş. Gazeteci cinliğiyle sürekli arayıp, malum “Hamam” filminin protestocu oda başkanı gibi bir “maden bulur muyuz” fikrinin dayanılmaz cazibesi ile filmle ilgili düşüncem soruluyor. Hayır, henüz izlemedim cevabı yelkenleri suya indiriyor. Genelde duyduğum olumsuz sözlerin etkisinde kalmayıp ağız tadı ile seyredeyim diye bekliyordum ki artık dayanamadım. Gittim ve seyrettim.

Gelelim film için aldığım notlara; filmin açılış sahnesinde Topkapı Sarayı’ndaki Mehmet Karakalem albümünde yer alan cin tasvirleri benzeri bir cin karşımıza çıktı. Daha çok Budist etkileri taşıyan Mehmet Karakalem resimlerinin Şaman ayini ile ilinti kurularak filmin açılışına taşınması, merak unsuru uyandırması açısından hoş bir buluştu. Karagöz’ün çadır kapısının örtüsü arkasından ve Hacıvat’ın kızlarla eğlenirken perde arkasından gelen gölgeli görüntüleri, filmin başında gölge oyununa hatırlatma yaptılar.

Filmde ilk dikkat çeken unsurlardan biri müziğin kullanımı idi. Annesi Kam olan Karagöz’ün, geldiği coğrafya ile bağlantı kurması açısından Tuva bölgesi müziği temel alınmış. Karagöz’ün öküz böğürtüsünü andıran bir sesle dövünmesi, Tuva bölgesi müzisyenlerine özgü çift ses ile şarkı söyleme geleneğinin bir uzantısıdır. Bu bölge halkının müziklerinde doğal sesler büyük önem taşır. Müzik içinde atların nal seslerini, nefeslerini, ritimlerini duyarsınız. Burada başarı ile kullanıldığını düşünüyorum. İlerleyen bölümlerde ise müzikteki farklılığın, çok sesliliğin ayırdına varıyoruz. Meyhane sahnesindeki hayli arabesk kalan enstrüman kullanımının ve ses birlikteliğinin rahatsızlığını, Ayşe Hatun ve Karagöz karşılıklı düetleri ile kulaktan siliyorlar.

Ancak Kam Ana ve oğlu arasında kullanılan dilde bir birlik sezemedim. Ana dili kullanması gereken bir oğul-Karagöz, annesinden farklı bir dil kullandı. Ana oğul arasındaki bu ikilem, film içinde de çoklem! Karşımıza çıktı. Dil kullanımı beni biraz rahatsız etti ama devir çok dilli, çok dinli bir devirdi. Argonun hesabı bana sorulmasın sakın bu işin doğasında argo zaten var. Ben de o devrin değil, günümüzün insanıyım Bu dil özellikleri çok tartışılacak. Bunu geçip devam edeyim.

Filmde Karagöz’ün sözleri yanlış anlama nedeni olarak, kulağının bir Tatar oku ile sağır olması gösterilir. Hâlbuki bilindik Karagöz sözleri yanlış anlamaz, anlamazlıktan gelir. Karşısındaki ile tatlı tatlı dalga geçer. O tam bir “erkanı çarıklı harp”tir. 

Filmde, inançla ilgili birkaç unsurun, konunun uzmanları tarafından çok tartışılacağını düşünüyorum. Özellikle İslam’a giriş sahnesindeki imamın “kelime-i şahadet” getirttiği bölümlerin. Nerede ise tam bir Ortodoks ayinine benzemiş. İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Ona bir başkası şahadet getirtmez. Kişi kendi inancı ile dine girer, zorlama olmaz. Filmdeki Ayşe Hatun karakterinin sözü ile; “Kılıcın açamadığı hiçbir kapı yoktur. Ancak kalp, bunun dışındadır.”

İkincisi ise; Pervane karakterinin ikinci perdede Tatar beyi Eratna’ya sorduğu, “İslam’a girmişsin. Sünni mi, Alevi mi?” sorusu. İslam’a girişte böyle bir ayrım yoktur. O dönem Anadolu’da Şii inancı siyasi bir nitelik taşıdığından hoş karşılanmıyor, baskı görüyordu. Alevilik ise bir inanç sistemi olup daha farklı bir yapı taşımaktadır. Dönemin en önemli kolu Bektaşiliktir. Bektaşilik, fethedilen yerlerdeki kişileri ılıman yapısı ile İslam’a ısındırmak için bir araç olarak kullanılmıştır.

Aynı bağlamda, ilk perdede Ahilik teşkilatının nasıl değerlendirildiği konusunda kafamda soru işaretleri oluştu. Ahiliğin anlaşılmadığını düşünürken sen misin bunu diyen; ikinci perdede al sana Ahilik. Ahî kelimesinin aslı Akhı veya Akı’dır. Ahi Evran kurucu kabul edilir. Ahi Evran Moğol istilası nedeniyle Anadolu’ya göçmüş, Konya, Denizli ve Sivas’ta yaşamış, sonunda Kırşehir’e yerleşmiştir.

Ahilik işçi sınıflarını içine alan bir tarikattır. Üyeleri sanatkârlardır. Aynı zamanda asker olan Ahiler iyi ata biner, kılıç kullanır. Hepsinin bir işi ve sanatı vardır. Ahiler Osmanlının yayılması ve toplumsal yapısı içindeki en önemli kurumların başında gelir. Bir esnaf ve lonca sistemidir, meslek birliğidir. Başlangıçta debbağlar, saraç ve kunduracılar gibi deri esnafı arasında yaygınken daha sonra tüm meslek kollarını kapsayan bir sosyal kurum haline gelmiştir.

Ünlü Seyyah İbni Batuta’ya göre; “Ahiler Anadolu ülkesinde Türkmen kavimlerinin oturduğu her il, ilçe, bucak ve köyde var idiler. Bunların, yabancıları ağırlamada, yedirmede, içirmede, eşkıyaları takip ve yok etmede, halka zulmedenlere karşı koymada benzerleri yoktur.” Ahiler bütün insanların kardeş olduğu görüşünü savunurlar. Ahilik bir sosyal yapı olduğu gibi, Ahiler de kendilerinden olmayanların da doğru yola yöneltilmeleri yönünde çalışırlar. Ahilik dervişlikle sosyal örgütlenmenin bir birleşimidir. Üretimde standartlaşma, elde edilen ürünü pazara sürme, eşit üründe eşit fiyat ve kalite birliği sağlama konularında sıkı kuralları vardır. “Eline, beline, diline sahip ol” temel kuraldır.

Pervane karakterinin Ahiliğe kabulünü ise anlamadım. Ahilik için gerekli hiçbir şartı taşımayan bir “fırıldak”, kurum içine alınmaz. Şed kuşatma töreninin üstünkörü yapıldığını düşünüyorum. Ahiliğe giriş, kendine özgü törenler sonrası gerçekleşir. Sadece bele bir kuşak bağlanması değildir.

Çırak hangi sanata girecekse o kolda usta olan birini ‘Ata Kardeşliğe’, aynı işle uğraşan iki kalfayı da ‘Yol Kardeşliğine’ seçer. Bu çok önemlidir. Çünkü acemi, çırak, ancak zaviye reisinin izninden sonra bu üç sanatkârın gözetimi altında çalışmaya başlayabilir.

Kalfalık verilecek kişi çeşitli ritüeller sonrası peştamal kuşanıp Ahî Baba’nın karşısına gelir. Kulağına şunlar söylenir: “Harama bakma. Haram yeme. Haram içme. Doğru, sabırlı, dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerden önce söze başlama. Kimseyi kandırma. Kanaatkâr ol, dünya malına tamah etme. Yanlış ölçme, eksik tartma. Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil ve kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.”

Filmde ise Ahiler, Cami inşaatından yumurta çalan, Caminin taşlarından tuvalet yapıp para kazanan hırsızlar olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu söylenenlerin tam tersi bir tutum ve davranış içinde bulunan filmdeki Ahilerin tümünün “pabucu dama atılırdı.” Bu deyim, dilimize Ahiliğin meslekten atma cezasından dolayı girmiştir. Artık o kişi meslekten atılır ve bir daha esnaf olarak çalışamazdı. Günümüzün kötü üretim yapan tüm iş kollarına önemle duyurulur. Olay günümüzde geçse tamam, toplumumuzda bu kişilerin çok örneği  var ama dönem Ahiliğin parıldadığı bir dönem olunca, balta taşa vuruluyor.

Şeyh Küşteri filmde mimar olmuş. Ben kendilerini iyi tanırım Sultan Orhan’ın sohbet arkadaşıdır ama mimar değildir. Hele üç kağıtçı bir adam asla değildir. Yakın arkadaşımızı savunmak boynumuzun borcudur. Akşam görünce sorayım bakalım o ne diyecek bu duruma..

Pervane karakterinin getirdiği rüşvet tanımlaması içinde bulunduğu anın gerçeğine aykırı. “Derhal pabucu dama atılaaa!” Mümkünse kendisini dama atmak lazım. Güven Kıraç bu nefret hissini, esnek oyunculuğu ile gayet iyi uyandırıyor. Son zamanlarda izlediğim en iyi kötü adam portresi!

Filmin içindeki Antik Yunan tiyatro gösterisi ve grubu hoş bir buluş. Ancak Woody Allen ustanın bizde Sevimli Fahişe adı ile gösterilen filminde, Yunan Korosunun New York fonunda çok daha güzel kullanılmış halini izlediğimden bana cazip gelmedi. Oyuncular ise yüzlerindeki makyaja rağmen iyi eğlenmişler. Karagöz’ün öküzü ile olan ilişkisini sahnede, oyunculardan izlediğimde ben de hayli eğlendim. Halkın kadim tiyatroya olumsuz tepkisi senaryo gereği ama bir gerçeğin altını çizmek lazım. Geleneksel tiyatromuzun yapı taşları olan Meddah, Karagöz ve Ortaoyunu, Batı Tiyatrosu karşısında sürekli önde. Her zaman ve her yerde. Bu fırsat yıllardır kullanılamayıp heba ediliyor.  

Hata olarak düşünmüyorum, mutlaka bir sebebi vardır. Ayrıntı diyemeyeceğim kadar önemli bulduğum Karagöz ve Hacıvat’ın kostüm renkleri neden farklıydı. Bilindik olan Karagöz kırmızı, Hacıvat ise yeşil ağırlıklı kostümler giyerler. Göstergebilim açısından da bunun kendine göre nedenleri vardır. Burada ise tersi bir durumla karşılaştım. Hadi Hacıvat’ın başlığı Orta Asya keçe külahlarını, ulak başlığını andırıyordu da Karagöz’ün ki neydi?. Çeşitli dönemlerin harmanlanması şeklinde bir moda defilesine benzeyen kostümler her eleştiriyi göğüsler nitelikte. Ama göz önündeki Hacıvat ve Karagöz?.. Umarım kostüm konusunda Naz Erayda bir açıklama yapar.

Filmin ses kalitesi konusunda teknik eksikliği var. Ses kalitesi düşük. Söylenenler zaman zaman tam bir uğultu halinde kulağımıza ulaşıyor. Alttan alta fondan bir gülme efekti geliyor ama perdede gülmeyi gerektiren bir durum yok.

Türk sinemasının temel sorunu dublaj, pek çok oyuncunun kendi sesini kullanmasını engellemiştir. Burada doğal seslerin ne kadar yerinde olduğunu gördük. Bazılarını anlasaydık daha da güzel olacaktı. Keşke Serdar Gökhan daha önceleri de kendi sesi ile konuşsa idi. Ne kadar güzel, ne kadar doğal olmuş.

Film içinde yatay Erzurum Cağ Kebaptan, dikey İskender Kebaba dönüş esprisine güldüm. Sağ ol Hacıvat, çok yaşa. “Benim Kadım işini bilir.” Sanki 12 Eylül sonrası gençliği, Özal kuşağı olarak bazılarımıza bir şeyler hatırlattı. Hacıvat’ın torbasından düşen, Karagöz’ün bakıp bakıp ta anlamadığı sucuk bağırsağı gibi duran deri malzemenin lastik olanı, günümüz gençleri arasında hayli yaygın tüketiliyor. Hacıvat gençliği ne olacak, aşkı da böyle tüketiyor ancak sponsorlar arasında Okey’i göremedim. Şeyh Küşteri’nin arkaik bir Cem Yılmaz, Meddahın ağa babası gibi kuklalarla gösteri yaptığı bölüm, içinde bulunduğu durumla dalgasını geçmesi ince bir buluştu. Çünkü film sonunda perdede Karagöz ve Hacıvat’ı canlandıracak olan da oydu. Seyirciye ön hazırlık yapıldı. Sondaki sürpriz en ünlü Türk tablosu Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Şeyh Küşteri sıfatında canlanışı idi. Bir an korktum,  Pera Müzesi’nde soygun mu oldu diye düşündüm.

O dönemde kadınların toplum içindeki yerleri konusunda kafamda soru işaretleri oluştu. Bu konuda kişisel araştırma yapacağım ama haddimi bilirim, konunun uzmanlarını, tarihçileri dinlemeyi uygun görüyorum. Genel geçer tarihi bilgimle kadınların bende bıraktığı izlenim şu yönde. Emevi Araplarının 710-716’daki Batı Türk Ülkesini işgali, yağması sonucu dirlik düzenlik bozuldu. Mal sahipleri canlarını ve mallarını korumak için işsiz kalan işçileri bir araya toplayıp bir örgüt kurdular. Gaziyan adı verilen bu örgütün amacı koruyuculuktu. Aynı şekilde Bacıyan adı verilen ve kadınlardan oluşan bir toplulukta lojistik hizmetleri görürdü. Filmdeki Bacıların bu kurumla ilgili olduklarını varsayıyorum ki bugün bile dualarda Gaziyan ve Bacıyan diye beraber anılırlar.

İlk gördüğümde Amazon benzetmesi yaptığım, “Gözümün Görseli” dediğim ve gereksiz olduğuna dair karara vardığım Ayşe Hatun’un, filmin sonunda biçimsel yapıdan daha üst seviyede olduğunu algıladım birden. Gerçek Karagöz oydu. Karagöz’ün isyanı, eleştirisi bilinçsiz bir düzeyde iken Ayşe Hatun bilinçli tavrı ile Karagöz’den daha Karagöz’dü. Ve benim kahramanımdı. Adaletsizliğe, soyguna, talana baş kaldırıp bu uğurda baba, ata her şeye karşı durmayı göze alabilmek için Karagöz olmak gerekiyordu. Ayşe Hatun karakter yapısı ile güzelliğinden de baskındı. Görsellik burada ikinci planda kaldı. Oyuncu Şebnem kızmakta haklı imiş “Ben buraya yönetmenin eşi olduğum için gelmedim.” Doğru söze ne denir.

Filmde havada kalan bir taşın sırrı var. Kaf-i Nur’dan söz etmiyorum. Taş değil efendim bildiğimiz beton. Mimar değilim ancak Osmanlı yapı sisteminde beton kullanıldığını da ilk defa öğrendim. Horasan harcını, Bağdadi sıvayı bir iki ufak tefek ayrıntıyı bilirim ama bunlar beni mimar yapmaz. Nerede görülmüş beton kullanımı. İyi ki Laz müteahhitler o zamanlardan çalışmaya başlamamışlar. Yoksa güzelim yöresel mimarimiz, taş işçiliğimiz ne hale gelirdi. Kellelerin gideceğini bile bile hani neredeyse beton tutmasın diye dua ettim. Allah korusun tüm değerlerimiz taşın sırrıyla birlikte yok olurdu. Sahi şimdi taşın sırrını bili...

Merak ettim bu filmin danışmanı kimdir, bizim ülkemizde insanlar neden işin ehlini arayıp bulmazlar?

Karagöz oynayan biri olarak bir Karagöz filmi çeker misin deseler, uzunca bir süre düşünürdüm. Sanırım cevabım. Ben biraz daha düşüneyim.

Efendiiim, neyse gelelim son sözlere; Bu sadece bir film, Karagöz ve Hacıvat hiç değil. Ezop bir masal anlatmış. Bize seyretmek düştü. Size de gidip izlemek düşer. Bana sorarsanız; “En iyi proje içinde olduğum projedir. Filmi sorarsanız eğer, “Ben varsam var dünya, ben yoksam yansın yıkılsın dünya!” Yıktın perdeyi eyledin viran! Varayım ustası kaldıysa haber vereyim hemaaan!

Her ne kadar sürc-i lisan ettikse affola!

 

 

İSTANBUL KÂTİBİM

KARAGÖZ EVİ

www.karagozevi.com

           Hasan Hüseyin KARABAĞ